Sibel Eraslan, Tempo24'e konuştu

    

“Başörtülü eş, 28 Şubat’a kadar onursal bir işti, sonrasında sosyal yüke dönüştü.”
Bu ifade, Vakit gazetesi köşe yazarı Sibel Eraslan’a ait.

Eraslan’ın muhafazakâr kesimdeki kadın-erkek ilişkilerindeki değişime işaret eden bir başka gözlemi de “Artık başörtülü kızların, geleceği parlak görülen erkek evlatlar için uygun eş adayı olmamaları.” Eraslan, Tempo24’e muhafazakâr kesimin “kabuk” değiştiren yönlerini ve “değişim”in kadın-erkek ilişkilerini nasıl etkilediğini anlattı.


28 Şubat’tan sonra başlayan ve AKP iktidarı ile yaygın kabul gören bir tespit: “Bir dönemin İslamcıları artık muhafazakâr oldu.” Sizce muhafazakâr kesimin erkeklerinin genetiği ne ölçüde değişti? Bu değişimin göstergeleri neler olabilir?

Genetik vurgusu üzerinden gitmek, beni hoşnutsuz kılar. Yaşanan değişimleri, genetik üzerinden okumak, yaşadığımız tüm anlamsızlıkları, doğallaştırır. Oysa 28 Şubat sonrası hiçbirimizin yaşadığı şey doğal ya da genetik değildi. Tam tersine metamorfoz diyebiliriz belki de. Ama siz “genetik” derken daha çok geleneği kastediyorsunuz. Ya da daha çok kültüre, zamana ve şartlara bağlı olarak yaşanan değişimlere işaret ediyorsunuz. Evet, 28 Şubat bu manada birtakım şeyleri değiştirmiştir.

‘Mütedeyyin erkekler 28 Şubat’ı daha az kaza ile atlattılar’

Neleri değiştirmiştir?

Kadın erkek, hepimiz için zor günlerdi. Olağanüstü şartlar, antidemokratik baskılar söz konusuydu. İnsanlar kendilerini korumak adına bir tür geri çekilmeyi yaşadılar. Konuşmamayı ya da en azından içlerinden konuşmayı, görünmemeyi, hatta mütedeyyin kadınlar mümkünse hiç görünmemeyi seçmiş, buna zorlanmışlardır.

Bu bir tercih miydi derseniz, kadınlar açısından tercih değil, bir tecritti. Düşünün üniversitelerin önlerine “ikna oda”ları kurulmuştu. Buraya erkek öğrenciler değil, kız öğrenciler ve başörtülü kız öğrenciler zorla alınıyordu. Dolayısıyla 28 Şubat, zorlu bir geçittir, ama mütedeyyin kadınların yalnızlaştırılması üzerine kurgulanmış bir geçittir. Bu yalnızlaştırma-tecrit operasyonu sadece laik çevrelerle sınırlı kalmadı elbette.

Muhafazakâr kesim de örtülü kadınları yalnızlaştırdı. Merve Kavakçı mesela, yalnız bırakıldı. Okulda başını açan bir öğretmenin özel yaşamında kullandığı örtüsü, Danıştay’da “kötü örnek” olarak lanse edildi. Yani sadece resmi alanlarda değil, kadınlar özel yaşamlarında da darmadağın edildi. Elbette mütedeyyin erkekler de sıkı takip ve baskı altındaydı ama onlar daha az kaza ile atlattılar o günleri. Çünkü toplumdaki güç gösterisini kadın bedenleri üzerinden kanıtlamak her zaman en kolay yoldur ve bu faşizmin açık göstergesidir.

‘Başörtülü kadın evin kızıyken, başı açık kadın iş arkadaşı olabilir’

Muhafazakâr erkekler -birlikte çalıştıkları iş arkadaşları, sevgilileri, komşuları vs. olabilir- başı açık kadınlara gösterdikleri hangi toleransları başörtülü kadınlardan esirgiyorlar?

Başörtülü kadın, giysisi üzerinden bir hatırlatıcıdır. O, inanca ve geleneğe atıf yapmaktadır ne kadar modern veya modaya uygun olarak örtünürse örtünsün. Hatta ne kadar içi boşaltılıp, kapitalizmin angajmanlarıyla yüklenirse yüklensin, kadının başını bir şekilde örtüyor oluşu, onu rızası hilafına da olsa, bir tür hatırlatana dönüştürür. Sanırım örtünmenin hatırlattığı geleneğe ve dine dair hemen her şeyi yaşadığımız hayattan uzaklaştırmak istiyorduk.

Laik cephe bunu bir tür aydınlanma olarak kabul ederken, muhafazakâr cephe bu uzaklaştırmayı bir tür koruma veya örtülü kadınları gördüklerinde yaşayacakları vicdan azabını sterilize etmek kaygısı şeklinde kabul ediyordu.

Başörtülü kadınlar, evin kızı olabilir, kız kardeş, bacı ya da anne olabilirler, onlar her daim amatör, fedakâr ve içi doldurulacak boş bir parantezgibidir; hayatın ruhani, huzura taalluk eden, moral kısmına tekabül eder varlıkları. Oysa başörtülü olmayan kadınlar, profesyonel manada iş arkadaşı, takım arkadaşı olabilirler ve onlar hayatın maddi kısmında ve parantezin öncülü olan titrleriyle birer başarı idolü olarak (Hüseyin Gülerce’nin Nazlı Ilıcak betimlemesinde olduğu gibi) somut hayat partnerleridir.Muhafazakâr ve laik kesimin sevgi yoksunluğu

Sizce bu durum ne kadar gerçekçi ve neden kaynaklanıyor?

Tabii hayat, içinde taşıdığı öngörülemezliklerle feci sarsıcı bir deneyim. Yani bu klişe kategorinin; ruhanilerle dünyeviler gibi kabataslak ikiye ayrımın, çok da gerçekçi olmadığını hepimiz yaşıyoruz. Sümeyye Erdoğan’ın keman çalıyor oluşu karşısında ya ciddi bir afallama ya da kaleye gol atma sevinci gibi iki klişe davranıştan ibaret değil hayat. Gerçek meydan okuma, dayatılan tüm bu yasaklar ve ayrımcılığa rağmen kâinattaki anlamını keşfetme çabasındadır ki, her bir insan teki kâinatın gözbebeği mesabesindedir. Hem laik çevreden, hem de muhafazakâr kesimden kaynaklanan bu ayrımcılığı büyük bir sevgi yoksunluğu olarak okuyorum ben.

‘Başörtülü kızlar geleceği parlak erkek evlatlar için uygun eş adayı değil artık’

Bu konudaki “çifte standart”ları yıllar önce şöyle yazmıştınız: “Sözgelimi, başörtü reklamı için iç çamaşırı defileleri ile ünlü mankenlere sular seller gibi paralar döken tüccarların iş ahlakı hiç eleştirilmezken, örtülü kızların çok renkli örtüler örttüğü hakkında uzun uzun yazılar yazılıyor. Veya işçisine alnının teri kurumadan emeğinin hakkını vermesi gerekirken vermeyen, örtülü emekçisine başı açık emekçisinin beşte biri kadar ücret ödeyen, parya muamelesi yapan patronlar hiç gündeme gelmezken, örtülü kızların elbiseleri üzerinden dar mı - geniş mi, fetva mı - takva mı tartışması başlıyor.”

Evet, bu yazıyı kaleme alırken bu çifte standart kafamı bozuyordu. Ama artık bu tür tüccar zihniyetli insanlarla eşit koşullarda dahi bir arada olmayı istemiyorum.

Başörtülü kızların üniversite diplomalarını “makbul koca” için bir nevi “çeyiz” olarak gören “muhafazakâr zihniyet” ne kadar değişti?

Başörtülü kızlar, ikbali, geleceği parlak görülen erkek evlatlar için çok da uygun eş adayı değil artık.

‘Kalbi tesettürlü kasiyer, aranıyor diye ilan gördüm’

Neden?

28 Şubat sonrası, ciddi ve sistematik olarak yaşadığımız hayatın dışına sürülme işi, bir tür cezai öğreticiliğe de dönüştü. Örtülü kadının hayattan tecridi, zımni bir tür kabulle karşılandı. Sosyal tecridi yaşamak istemeyenler nezdinde, örtülü kızlar, saklanması, örtbas edilmesi, arka odaya geçirilmesi gereken kimliklere dönüştü.

Bu, laik cephenin uyguladığı şeffaf faşizmin bir alt türevi gibi, kendinden utanmaya, özür dilemeye dair ardıl bir hissiyat. Dile getirilmiyor, ama bunu hepimiz biliyoruz. Mesela geçenlerde “kalbi tesettürlü kasiyer aranıyor” diye bir gazete ilanı okudum. Anlayacağınız durum böyle.

‘Başörtü sosyal yüke dönüştü’

Erkek, kendi inancına uygun olarak örtünmesini onayladığı başörtülü kadını, sizin kullandığınız ifadeyle, neden “sosyal bir yük” olarak görüyor?

28 Şubat’a kadar onursal bir işti, eşin örtülü olması. Ama sonrasında sosyal bir yüke dönüştü maalesef. Ordudan atılan askerlere baksanıza, eşi örtülü kaç komutan var? Vali ve kaymakam eşi olan pek çok arkadaşım başını açmak zorunda kaldı. aBdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığını konuşurken sadece eşinin türbanı üzerinden koptu kızılca kıyamet… Bu şartlar altında ateşten gömlek mesabesinde örtü.

Muhafazakâr erkekler, genel olarak, başörtülü kadınlara karşı “tek bir kimlik
aidiyeti” referansıyla mı bakıyorlar?


Kimsenin tek kimlik aidiyeti olamaz. Gökten az evvel inmiş ilk insandan beri bu böyle. Laboratuar şartları altında çoğaltılan hücreler için bile bu böyle, tek kimlik aidiyeti diye mükemmelleştirilmiş bir hijyen hiçbirimiz için söz konusu değil.

“Çok eşlilik”, bazı muhafazakâr erkeklerin, dini inançlarını öne sürerek meşrulaştırmaya çalıştıkları bir durum olarak zaman zaman tartışıldı, tartışılıyorİkinci eşe böyle bir gerekçelendirmeye katılır mısınız, bu konudaki gözlemlerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Çok eşlilik sadece Müslüman-muhafazakâr erkeklerin meselesi değil. Mitterand’ın cenazesinde iki kadın birlikte ağlıyordu. Kadınla erkek arasındaki çekim ve itim mevzusu, lineer cevaplarla ortaya konacak bir iş değil.

‘Eşcinselliği onaylayamam, onlara yönelik hukuk dışı eylemlere karşı çıkarım”

Ya başörtülü olduğu için “kadın” yerine “bacım” söylemi? 12 Eylül öncesi sol hareket içinde de çok tartışılan bir ifade (bacım) ve alışkanlıktı bu. Elif Çakır’ın “Bizim erkekler başörtülülere ‘bacı’ diye yaklaştılar, kızlar evde kaldı” diye eleştirdiği bu yaklaşım hakkında sizin gözlemleriniz neler?

Elif sevdiğim bir arkadaşım, esprili bir ifade, ama katılmıyorum. Kızların evet, evlilik yaşı yükseldi. Ama evde kaldıkları için değil, erkekler konusunda düne nazaran belki daha seçici oldukları için, eğitimi daha fazla önemsedikleri, akademik yaşamı ve profesyonel çalışma hayatını daha önemli buluyor oluşları gibi sebepleri de atlamamak gerekir. Elif, örtülü ilk yayıncılarımızdandır mesela. Kariyer ve doğru adamı bulma fikri sanırım onun için de yabana atılmayacak konulardan.

Başörtülü kadın okuma yapmak için bir üniversitenin kütüphanesine dahi giremeyebiliyor. “Yok sayılan, dışlanan” bu kadınlarda toplumun yok sayılan, dışlanan diğer fertlerine (transeksüel-eşcinsel vs.) bir empati duygusunun gelişeceğini öngörmeli miyiz?

Bir Müslüman olarak eşcinselliği onaylayamam. Eşcinsellere yönelik hukuk dışı eylemlereyse elbette karşı çıkarım, çıkıyorum.

Sizce muhafazakâr erkekler aynı empatiyi kurabiliyor mu? Bir transseksüel, bir eşcinsel muhafazakâr erkek için ne demek? Ne kadar “insan”?

Sizce muhafazakâr olmayan erkekler aynı empatiyi kurabiliyorlar mı?

‘Muhafazakâr olmayan erkek kim? Deniz Baykal mı, Ahmet Hakan mı?’

Cevaplarınızı genellikle siyaset ve topluma müdahaleci seküler anlayış üzerinden veriyorsunuz. Elbette bu önemli bir gerekçe. Fakat “insan”dan hareket eden bir tonla cevaplar mısınız; muhafazakâr kesimde “erkekçe” alışkanlıklar, hevesler, kadın-erkek ilişkilerine nasıl yansıyor?

Yaşadığım hukuksuzlukları nedensellik bağlamı açısından dayatılan seküler müdahaleci değişim projesiyle ilişkilendirmem, bana ve benim gibilere tatbik edilen hoyratlığı anlaşılır kılamaz. Yani nedenlerden ve anlaşılır gerekçelerden bahsediyorsunuz ya, yok böyle bir şey.
 
Biz bu konuşmayı yapmadan az önce karşı komşumun 16 yaşındaki kızı arkadaşlarıyla Duman konserine gitti ve içeri alınmadı, imam hatip lisesi öğrencisi ve başı örtülü olduğu için. Yani bunu nasıl anlaşılır bir gerekçeyle sunabilirim ki? Anlatmak istediğim şey, gücün ideolojik kimliği ile alakalı değil, hangi cinsin tekelinde olduğu ile alakalı. Güce dair en başından beri var olan paylaşım kadın cinsinin sürekli aleyhine işlerken, erkek cinsinin sürekli lehine işleyen bir şemada yürümüş.

Bu rastlantı değil elbette. Örtü bağlamında yaşanan sorunların sadece kadınları ilgilendiriyor oluşu bile meselenin ideolojik değil cinsiyetçi bakışla alakalı olduğuna dair en önemli delillerden değil mi? Muhafazakâr olmayan erkek kim? Deniz Baykal mı, Ahmet Hakan mı, Devlet Bahçeli mi, Mustafa Denizli mi? Bu iş sağ-sol, laik-antilaik kamplaşması değil... Gücü olanın gücü olmayanı ezmesi yatkınlığı ile ilgili insanoğlunun. Türkiye’deki antidemokratik söyleme gelince, elbette 1-Türk 2- Laik ve 3- Erkek'tir bu söylem.

SİBEL ERASLAN KİMDİR?

1967 yılında İstanbul’da doğdu. Üsküdar Kız Lisesi’ni bitirdi. 1989 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1989-1995 arasında Refah Partisi İstanbul İl Hanımlar Komisyonu Başkanlığı yaptı. İnsan hakları, kadınların eğitimi, istihdamı ve hakları” konulu projelerde görev aldı. “Fil Yazıları”, ''Can Parçası Hz. Fatıma'', ''Balık ve Tango'', ''Kadın Sultanlar'', “Parçası Benden”, “Siret-i Meryem, Cennet Kadınlarının Sultanı” adlı kitapların yazarı. Halen Vakit gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor.



    Selin Ongun / Tempo24
    04.06.2009


           

 Anasayfa | English | Arabic | Medyada | Albüm | Köşe Yazıları | Başörtüsü Köşesi | Ziyaretçi Defteri | Konferanslar 
© 2009 mervekavakci.net